Diyarbakır Askeri Cezaevi Projesi

Türkiye’de ulus-devlet yapısının kurulmasından sonra, Türkiye nüfusunun % 15-20’sini oluşturan Kürtler, aralıksız asimilasyon ve baskı politikalarına maruz kaldı. 1950’li yılların sonundan itibaren Kürt özgürlük hareketi içinde yer alan insanlar Kürtlerin kolektif hakları için mücadele vermeye başlamış olsalar da, barışçıl yollarla ortaya konan tanınma amaçlı talepler Türk devleti nezdinde herhangi bir karşılık bulmadı. Kürtlere yönelik, baskı ve sistematik siyasi-ekonomik ayrımcılık politikaları sonraki yıllarda da devam etti. Diğer yandan, özellikle 1971 askeri müdahalesinden sonra Kürt hareketi oldukça hızlı bir radikalleşme sürecine girdi. Kürt hareketi içerisinde yer alan sol örgütler, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde Kürt kitlelerini Marksist-Leninist bir ideolojik çizgide harekete geçirmeye çalıştı. 1970’lerin ikinci yarısında, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilk kez, Kürt hareketinin çizdiği siyasi amaçlar doğrultusunda kitleler harekete geçmeye başladı. Fakat 1980 yılında gerçekleşen 12 Eylül askeri darbesiyle hem Kürtlere hem de sol harekete yönelik ciddi bir devlet terörü dalgası ortaya çıktı ve devletin toplumsal hareketleri tamamen ortadan kaldırmaya çalıştığı bir döneme girildi. Askeri cunta döneminde yaklaşık 600 bin kişi gözaltına alındı ve bu insanların büyük bir bölümü işkenceye veya kötü muameleye maruz bırakıldı. Yaşanan insan hakları ihlalleri çerçevesinden bakıldığında; Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevleri bu süreçte en yoğun baskı ve işkence politikalarının uygulamaya sokulduğu yerler oldu. Tutuklu ve hükümlülerin büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Diyarbakır Cezaevi, özellikle 1980’lerin ilk yarısı boyunca süren bir dizi sistematik işkence yönteminin kullanıldığı bir kampa dönüştürüldü. Kullanılan işkence yöntemleri arasında uykudan yoksun bırakma, dayak, elektrik şoku verme, cinsel taciz, tecavüz, pislik yedirme, tırnakların ve dişlerin çekilmesi dâhil olmak üzere sayısız işkence yöntemi bulunmaktaydı. Diyarbakır Cezaevi sadece kaba ve yoğun bir işkencenin yapmayı değil aynı zamanda zorunlu olarak Türk marşları söyletilerek ve Kürtçe konuşanların cezalandırılması gibi yollarla Türkleştirme amacını da gütmekteydi. Daha da önemlisi, siyasi parti üyesi olmayan lakin gözaltına alınan ve işkenceye maruz bırakılan insan sayısının fazla olması bakımından da farklı bir cezalandırma rejimine sahipti. Diyarbakır Cezaevi, 2008 yılında Time Dergisi tarafından hazırlanan “Dünyanın En Kötü Cezaevleri” listesine 4’üncü sıradan girdi. Cezaevinde yaşamını yitiren insanların gerçek sayısını belirlemek zor görünse de, devlet kayıtlarına göre 1980 ila 1984 döneminde sistematik işkence nedeniyle 34 mahkûm yaşamını yitirdi. Yüzlerce tutsak fiziksel olarak zarar görürken hemen hemen bütün siyasi tutsaklar psikolojik travmalar yaşadı.

Durum

Tamamlanmış

Tarih

2007

Projenin Anlam ve Kapsamı

Hala kullanılmakta olan Diyarbakır Cezaevi’ni bir vicdan sahasına ya da müzeye dönüştürme amacıyla kurulan Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu, 2007 yılında çalışmalarına başladı. Bu girişimin ortaya konmasına öncülük eden ve darbe döneminde insan hakları ihlallerine maruz kalanlar tarafından kurulan 78’liler Vakfı; hukuk, sosyoloji ve psikoloji alanlarında çalışan uzmanlarla birlikte bu çalışmayı sürdürdü. Bu komisyon, 1980’lerin ilk yarısında Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış olan 462 siyasi mahkûm ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirdi, tanıklıklar ve kanıtlar topladı, elde edilen bulgular üzerinden raporlar hazırladı ve nihai olarak Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan devlet teröründen sorumlu olanlar hakkında 2010 yılında suç duyurusunda bulundu. 2011 yılında, cezaevinde insan hakları ihlallerine maruz kalan 1000 siyasi mahkûmun cezaevinin askeri ve idari personeli aleyhine savcılığa başvurmasına öncülük etti. Davaya ilişkin yargılama süreci hala devam ediyor.

Projenin Etkileri

Bu projenin gerçekleştirmek istediği hedefler şunlar: [1] Diyarbakır Cezaevi’nde gerçekleşen geniş çaplı insan hakları ihlalleri hakkında farkındalık yaratmak, [2] Diyarbakır Cezaevi gerçeklerinin araştırılması için bir Hakikat Komisyonu kurulmasını sağlamak, [3] Cezaevinin kalıcı bir hafıza sahasına veya müzeye dönüştürülmesi için barışçıl eylemler düzenlemek ve suçluların cezasız kaldığı sessizlik kültürüne son vermek. Son 8 yıl içinde, bu doğrultuda Türkiye’de ve Kürt bölgesinde sayısız protesto ve gösteri düzenlendi. Bu eylemlere gösterilen ilgi ve katılımın yüksek olduğu hesaba katılacak olursa, Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesi hakkında farkındalık yaratma ve mağdurların sesini daha geniş kitlelere duyurma bakımından kayda değer sonuçlar elde edildiği söylenebilir. Diğer yandan, Ankara’da ve Diyarbakır’da olmak üzere, “Diyarbakır Cezaevi ile Yüzleşmek” başlığı altında diğer insan hakları örgütlerinin de katılımıyla iki sempozyum düzenlendiğini de hesaba katmak gerekiyor. Son olarak, Diyarbakır Cezaevi’nin bir insan hakları müzesine dönüştürülmesi için 78’liler Vakfı tarafından yeni bir kampanya başlatıldı. Nisan 2013 itibariyle bu talep doğrultusunda yüz bin imza toplandı ve Meclis’e sunuldu.

Karşılaşılan Zorluklar

Bu hafızalaştırma girişiminin yakın tarihçesi boyunca karşılaştığı en ciddi zorluk, Türk devletinin Diyarbakır Cezaevi’nin bir müzeye dönüştürülmesi talebine karşı ortaya koyduğu direnç oldu. AKP hükümetinin bu gibi talepler karşısında takındığı tutum, genellikle geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerini tanımak, lakin diğer yandan da bu hak ihlallerine ilişkin ortaya konan hafızalaştırma yönlü talepleri engellemek oldu. Bu engellemenin ardında yatan nedenin, bu çalışmaların devletin itibarına kayda değer bir biçimde sembolik ve siyasi zarar verme potansiyeli olduğu söylenebilir. 2010 yılında, Başbakan R. T. Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı konuşma esnasında, Diyarbakır Cezaevi’nin yıkılacağını ve yerine okul yapılacağını belirtti. Türkiye’nin siyasi tarihinde en ciddi insan hakları ihlallerinin yaşandığı bu alanı ortadan kaldırmak demek, kitlesel talebe ulaşmış hafızalaştırma girişiminin de boşa çıkarılması anlamına geliyor.